Hişt Hişt : Yazarak Yaşamak İstiyorum!


TRT ‘de yayımlanan ‘’ Portreler Galerisi ‘’ isimli

programda Sait Faik Abasıyanık, şu şekilde tanıtılıyordu :

Edebiyatın heves ve arzudan çok bir iç ihtilalin fışkırması

olduğunu unutmadan yaşadı. Kaleme aldığı öykülerde her

türlü hesaptan uzak, salt insan olmanın tasasını ve sevinci-
ni satırlarına işledi. Kelimeleri hayata, hayatını kelimelere

dönüştüren, başkalarını değil kalbini dinleyen, insanları ön

yargılarla değil yüreği ile görebilen, nevi şahsına mahsus

bir söz ustasıydı.

Size ‘’ Sait Faik’i kısaca tanıtır mısınız? ‘’ diye bir

soru sorulsa ve birkaç cümle ile cevap verecek olsanız

ancak bu kadar kısa cevap verebilirdiniz. Çünkü Sait Faik,

hayatın tüm basitliklerini kendisinde barındırmayı başara-
bilmiş bir yazarımızdı. Ve bu basitlikleri anlatan bir kısalık,

bir paragraftan daha aşağı olamazdı. Neresinden tutarsanız

tutun eksik kalacak bir paragraf. Onun Türk Hikayeciliği

açısından önemini yine toplum içinde söylenegelen hika-
yelerle ifade etmek gerekir : Bir edebiyat öğretmeni sınav

yaptığı öğrencilerine ‘’ Türk Öykü Edebiyatı’nın en önemli

yazarlarına iki örnek veriniz. ‘’ diye sorar. Öndeki arkada-

şından kopya çeken öğrencinin cevabı takdire şayandır:

1-Sait Faik, 2- Abbas Yanık...

Sait Faik, 18 Kasım 1906 yılında Adapazarı’nda

dünyaya geldi. Ailesi Adapazarı’nın köklü ailelerinden

olan Abasızadelerdi. Sait Faik dört yaşındayken babası

Mehmet Faik Bey, 1910 yılında mesleği gereği Karamür-
sel’e gitmek zorunda kaldı. Tabii ki giderken yanında eşi

ve çocuğunu da götürdü. Bu zorunlu gidiş Mehmet Faik

Bey kadar Sait Faik’in de hayatında bazı değişimlere yol

açacaktı. Çünkü Sait Faik’in denize, balıklara ve sahillere

olan sevdası, daha çok küçük yaşlarda iken Karamürsel’de

başlayacaktı.

Üç sene Karamürsel’de yaşadıktan sonra Mehmet

Faik Bey ve ailesi, 1913 yılında tekrar Adapazarı’na dön-
düler. Artık okula gitme çağına gelen Sait Faik, yabancı

dilde eğitim veren Rehber-i Terakki ( Gavur Mektebi ) ‘ye

gönderildi. . Ortaokulu için Adapazarı İdadisi’ne gitti.

Ancak daha sonra Adapazarı’nın işgal edilmesi ile Mehmet

Faik Bey ve ailesi, Bolu’daki yakınlarının yanına gitmek

zorunda kalınca Sait Faik de eğitimine ara vermek zorun-
da kaldı. İşgal sona erdikten sonra yarım kalan ortaokulu

eğitimini tamamladı. Daha sonra ise ailesi, Sait Faik’in

İstanbul’da daha iyi bir eğitim alacağını düşündükleri için

İstanbul’a taşındılar. Sait Faik de İstanbul Erkek Lisesi’nde

okumaya başladı. Sait Faik, burada sorunsuz bir şekilde

eğitimine devam ederken 10. sınıfta ‘’ İğne Hadisesi ‘’ ola-
rak bilinen olay gerçekleşti. 22 Ekim 1925 günü, içinde Sait

Faik’in de bulunduğu sınıfta Arapça öğretmeni Seyit Salih

Efendi’nin sandalyesine iğne konulması sonucunda tüm sı-

nıf disipline gönderildi ve iğneyi koyan kişi ifşa edilmeyin-
ce öğrencilerin tamamı İstanbul dışındaki liselere sürgün

edildi. Belki de ‘’ Hocasının sandalyesine iğne koyanlardan

adam olmaz! ‘’ düşüncesi ile sürgün edilen öğrencilerden

İhsan Sabri Çağlayangil Dışişleri Bakanı, Sıtkı Yırcalı Eko-
nomi ve Ticaret Bakanı, Hikmet Feridun Es gazeteci- yazar

ve Sait Faik Abasıyanık denizlere sevdalı bir yazar olarak

tanınacaktı. İELEV ( İstanbul Erkek Lisesi Eğitim Vakfı )’

den Levent Deniz iğne hadisesini şöyle anlatıyor:

“Bu olayın nedeni, o tarihlerde Mustafa Kemal’in

Kastamonu’da şapka giymesi ve sarı siyahlıların bunu hemen

benimsemeleri, gençlerdeki bu inkılapçı ruha rağmen bazı öğret-
menlerin hâlâ sarık ve cüppe giyinmeleri. İşin ilginç yanı aradan

yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ iğneyi koyanın ismi esrarını

koruyor. Hikmet Feridun Es’in şu sözü meşhurdur: ‘Biz kırk üç

iğneci idik. Fakat sonradan o kadar çok kişi ‘’ iğneci sınıftan ‘’

olduğunu iftiharla iddia etti ki hayret etmemek mümkün değildi.

‘’

İstanbul Erkek Lisesi’nden iğne hadisesiyle sürgün

edilen Sait Faik, lise öğrenimini Bursa Erkek Lisesi’nde ta-
mamladı. Okula sonradan katıldığı için ya da öyle istediği

için yalnız kalmaktan hoşlanan, sessiz, sakin birisi olarak

tanındı. Karamürsel’deki çocukluk aşkı olan denizler ile

başlayan yazma sevdası, Bursa Erkek Lisesi’nde kendini

iyice belli etmeye başlamıştı.

5Kalender Dergisi

Bir gün edebiyat dersinde yazdığı İpekli Mendil

isimli hikayesini değerlendiren edebiyat öğretmeni Mus-
tafa Mümtaz Bey, önce hikayeyi sınıfta sesli bir şekilde

okudu. Ardından Sait Faik’in yanına gidip ona ‘’ İlerde bun-
ları yayımlayacaksın. Daha dikkatli olmalısın. ‘’ dedi. Ona çok

başarılı bir yazar olacağını söyledi ve onu cesaretlendirdi.

‘’ Baktım, yeşil üst kabuğu düşmüş bir ceviz esmerliğiy-
le esmerdi. Yine bir taze beyaz ceviz beyazlığıyla beyaz ve gevrek

dişleri vardı. Ben bilirim; yazın başlangıcından ta ceviz mevsi-
mine kadar Bursa çocuklarının yalnız elleri erik ve şeftali; yalnız

çizgili mintanlarının kopmuş düğmelerinden gözüken göğüsleri

fındık yağı kokar. ‘’ (Sait Faik Abasıyanık, İpekli Mendil)

Yalnızca lise öğrenimini geçirdiği yıllarda Bursa’y-
la arkadaş olan Sait Faik, Bursa çocuklarının ne zamanda,

nasıl göründüklerini bilip anlatacak kadar iyi bir gözlem-
ciydi. Onu Sait Faik yapan da sıradan insanların ve onların

geçtikleri yolların, hayatlarının çizeri olması değil miydi?

1928 yılında lise öğrenimini tamamlayan Sait Faik,

daha sonra İstanbul Üniversitesi- Edebiyat Fakültesi’ne

kaydoldu. Ama buraya alışamadı ve ikinci sınıfta okuldan

ayrıldı. İki yıllık üniversite hayatının ona en büyük katkısı

kenar mahalle kahvehanelerini ve Beyoğlu’nu keşfetmesi

oldu. Özellikle Beyoğlu, Sait Faik için artık vazgeçilemez

bir yer olmuştu. Sokaklarında gezdiği Beyoğlu, zamanla

Sait Faik’in hikayelerinde gezmeye başlamıştı. Kendisi

Beyoğlu için şunları söylemekteydi :

“Beyoğlu bir âlemdir. Beyoğlu yaşayan cıvıldayan,

kaynaşan, rahatlayan, gülen, eğlenen, yalnızlığa çare bulan ışıklı

hem şıkır şıkır, hem koku gibi buram buram ışıklı nefis bir cad-
dedir. Beyoğlu’suz bir İstanbul düşünülemez. Beyoğlu’nu yeren

ukala yazılarını sakın okumayın. O, her şeyiyle övülmeye değer.

İnsanlar yarına buradan hızlanır. Uyuyan koca şehrin ortasında

iki üç yüz metre içinde geceleri atan bir tek yüreği vardır İstan-
bul’un. Sıkın; Sarıyer’de patlak versin. Çıkarın ölüversin.’’

Eleştirmen Doğan Hizlan ise, Sait Faik ve Beyoğ-

lu için şunları söyler : Bir Beyoğlu’nu anlatır bakarsınız ki

Beyoğlu bugün de o izleri taşıyor. Değişmiştir, yenilenmiştir,

farklılaşmıştır ama iyi yazar değişmeyen unsurları gören kişidir.

Sait Faik onu görmüştür.

İpekli Mendil hikayesi ile keşfedilen ve edebiyat

fakültesindeki eğitimini tamamlamayan Sait Faik, yavaş

yavaş yazılarını yayımlamaya da başlamıştı. 1929- 1930

yılları arasında Hür ve Milliyet gazetelerinde insan sevgisi

temalı ilk yazılarını yayımlamaya başlamıştı. Bu yıllarda

edebiyat dünyasına bir yenilik getireceği hissedilen Sait

Faik, gözlem yeteneği ve sıradan insanların hayatlarını sıra

dışı bir şekilde anlatması ile iyice dikkatleri üzerine çekme-
ye başlamıştı.

Eleştirmen Semih Gümüş, Sait Faik ile gelen deği-

şimi şu sözler ile anlatmaktadır : Biz ne Gogol’un paltosun-
dan, ne de Oğuz Atay’ın Beyaz Paltolu Adam’ından çıktık. Sait

Faik’in paltosundan çıktık biz. Bizim edebiyatımızda düzyazı,

öykü ve roman Sait Faik’ten önce başka, sonra başka türlü yazılı-

yordu.

Eleştirmen Doğan Hizlan ise, onun gözlem yete-
neği için şunları söylemektedir : Onun öykücülüğümüzdeki

önemi iki açıdandır : 1- Gerçekten insanı anlatması. O zamanın

deyimiyle küçük insanı. Kenar mahallelerde kalan, kimsenin

dikkatini çekmeyen, önemli demediğimiz insanları anlatması.

2- Deniz insanlarını anlatması. Ayrıca onun hikayeciliğinde

müthiş bir gözlem gücü ile birlikte bugün de İstanbul’u dolaşsak

rastlayacağımız tipler vardır. Kestaneci gibi, geceleri yatacak yeri

olmayanların dolaşması gibi. Bunlar değişmedi çünkü bu sadece

İstanbul’a özgün bir şey değil, bütün büyük kentlere özgün bir

şeydir.




Kürşat Kağan Arslan kalemiyle...
Devamı 7.sayıda...
Paylaş Google Plus
    Blogger Comment
    Facebook Comment

0 yorum:

Yorum Gönder