GECEM: KALEMİM, SAZIM!


‘’İlk ne zaman yazdın reis?’’
‘’Ağıma balık yerine anılarım takıldığında.’’ dedi Arif Kaptan.
O gün sabaha doğru, güneşin doğmasına saatler kala beraber balığa çıkmışlardı. Hamdi, uzun zamandır bunu bekliyordu. ‘’Bu sefer de ekersen beni darılacağım vallahi.’’ demişti. Arif Kaptan da gülümseyip ‘’Tamam, bu sefer gel. Ama uykunu mu yoksa sabah ayazını mı seçeceğini iyi düşün. ‘’ demişti. Hamdi de ‘’Mevzubahis şiir ise uyku da neyin nesi reis?’’ diyerek cevap vermişti.
Hamdi; şiirle sevgili, bütün gününü mısralar                                     okuyarak ve yazarak geçiren bir gençti. Gece yarısı aniden uyanıp birkaç satır karalayıp tekrar uyuduğu bile oluyordu. Senelerce beklemiş bir yanardağ misali bir anda patlıyor, içindeki alevlerle kâğıtları yakıyordu:

Gölgemin örtüsünde ay ışığı kadar beyaz,
Sağımda ve solumda büyük duvarlar gibi.
Duvarların üstüne şiir kere şiir yaz,
Hangi mısra anlatır geceleri ben gibi?

Hiçbir şairin ve şiirin geceleri onun gibi yaşayacağına, anlatabileceğine inanmıyordu. ‘’Bu karartının efendisi benim! Bembeyaz yıldızlarla kimse benim gibi dost olamaz.’’ Günlüğüne de bu satırları yazmıştı. Bazen, bir gece vakti yanına aldığı defter ile bir çınar ağacının altına uzanıp gökyüzünü izlerdi. Hiçbir insanın o anki huzuru    veremeyeceğine inanırdı. Şiirler yazabileceği temiz sayfalar, başını yaslayabileceği bir ağaç gövdesi ve gece. Bundan büyük bir saadet nasıl olabilirdi?
Bir gün limanın üstündeki banklarda oturmuş, uzaklardan limana doğru yaklaşan bir kayığın üstünde               kendini hayal ederken alt taraftaki balıkçı barakalarından gelen seslere dikkat kesilmişti:
‘’Şair mi olmak istiyorsun? Denizin ortasında kayığına boylu boyunca uzan ve gökyüzünü seyret. Batmakmış, dalgalarmış, evde bekleyenlermiş; hiçbiri değil. Tek değerlin gökyüzün ve şiirinin sesi olacak. Ama bunlara değil de başka şeylere kulak verirsen değil şair, berbat bir şiir bile olamazsın.’’
‘’Peki ya ben deniz ve gökyüzünün değil de gönlümün sesini duymak istiyorsam reis?’’
‘’Denizi ve gökyüzünü duyamayan gönlünü nasıl duysun?’’
Oralarda bir yerlerde kendinden cümleler bulduğu bir sohbet ediliyordu ve Hamdi, bu ana şahit olacak kadar şanslıydı. Bu sohbet, hayli dikkatini çekmişti. İstemsizce sağına ve soluna baktı. Kimsenin onu izlemediğinden emin olduktan sonra, yasak bir şey yapıyormuş gibi titiz ve sessiz hareket ediyordu.
Kaldırımın sonundaki demirlere tutundu, merak içinde aşağıya baktı. Saçlarına ve sakallarına beyazların yuva kurduğu bir adam; elinde siyah kaplı, içinde kırmızı kumaştan ayraç olan defter taşıyan bir gence nutuk çekiyordu.
‘’Evladım neyin kafiyesinden bahsediyorsun? Şu sonsuz deniz ve manzarasına bak. Şu kayalıklara, ölüm mavisine, sessizce olduğu yere yığılan kayıklara. Asıl kafiye bu. İki hece birbirine benzedi diye kafiye mi olur sanıyorsun? Hem ne biliyorsun benzediklerini?’’
Hamdi bu yaşlı adamın gerildiğini hissediyordu. Haksız da sayılmazdı. Ama kendisi de kafiyesiz şiirin lakırdı        olacağı fikrinde değil miydi?
‘’Kafiye dediğin ölüme benzeyecek. Sen ne kadar yaşamaya çalışırsan o kadar peşinden gelecek. Hiç beklemediğin bir anda karşına çıkıp ‘’Yaz!’’ diyecek. Sen de gömülmeye hazır bir mevta gibi mezara gireceksin: Yazacaksın!’’
‘’Ölüm’’ dedi içinden Hamdi. ‘’Gecelerime en çok yakışan uğultu.’’ Demek ki farklı fikirleri olsa da ölüme ikisi de aşinaydı. İçini bu yaşlı balıkçı ile tanışma isteği sarmaya başlamıştı. Bir şeyler söylese acaba garipser miydi onu? ‘’Git tabutuna gir ve gömülmeyi bekle çocuk!’’ der miydi? Denemek isteğinin içinde korkunç dalgalar yarattığını hissediyordu.

‘’Peki ya asıl kafiye şiirin kendisiyse?’’ diye seslendi tepesinden baktığı Arif Kaptan’a. Kaptan, sesin                                geldiği tarafa döndü. Başını kaldırdı, güneşten kaçan kısık gözlerle Hamdi’ye baktı. Şaşırmıştı. Üçüncü bir kişinin                              sohbetlerine katıldığından habersizdi. Yine de sorunun garipliğinden olacak sessizliği uzatmadan cevap verdi kendisine tepeden bakan gence:
‘’Ne demek istiyorsun?’’
Tersleneceğinden endişe eden Hamdi, korktuğu şey gerçekleşmeyince rahatladı ve sözlerine devam etti: ‘’Bütün bu denizler, kayıklar, mavilikler, gece... Ya şiir denilen hastalık bütün bunların kafiyesiyse? O olmasa ölüme benzettiğiniz bu mavilik, bu sonsuz deniz parçası ve kıpırdamayan kayıklara bakmaktan başka ne yapacaktınız?’’

 Kürşat Kağan Arslan kalemiyle...
Devamı 9.sayıda...
Paylaş Google Plus
    Blogger Comment
    Facebook Comment

0 yorum:

Yorum Gönder