CAFE

    Her sene burada toplanacağız artık arkadaşlarla. Birbirimize söz verdik, ne olursa olsun, nerede olursak olalım, eylülün dokuzunda burada buluşacağız diye. İlk yıl çok güzeldi. Eğitim hayatımız bitmiş, okullarımızdan mezun olmuştuk. Okul bittiğinde eğitim de bitmezdi elbet, insan ömür boyu bir öğrencidir, hayat öğretmen. Ondan ne kadar öğrenebileceğin ise senin isteğin kadardır. Arkadaşlarımdan bazıları iş bulmuş ve orada tanıştıkları arkadaşlarını anlatıyor, diğer arkadaşlarım ise çalışmadan önceki bu boşluğu değerlendiriyor. Onları dinlerken yan masadaki kadına gözüm çarptı, tabağımdan aldığım bir çatal yemeği götürürken ağzıma. Birden arkadaşlarımın sesleri aynı bir mağaradaki yankılar gibi yankılanmaya başladı. Etraf hareketsizleşmeye başladı aniden. Baktığım kadının göz kırpışı bile üç saniye sürdü.
   Yoldan geçen insanlar, kafenin içindeki bu zaman yavaşlamasını gördüler ki başta birkaç insan camın önünden geçerek bakarken bazıları durmaya ve olacakları seyretmeye başladılar. Oysa ki kadın, göz kapaklarını açtığında zaman yine zamanın yaratılışından bu yana aktığı gibi akmaya başladı. Ağzıma attığım lokmadan tat alacağım yerde, karşımda ki kadının refleks olarak yaptığı göz kırpmasından almıştım. Sesler birden, uzaktan bir trenin sesi gelir gibi eski yerlerini aldılar. Camın önünde bekleyenler ise çoktan gitmişlerdi. Acaba bunu kendi kafamda mı üretiyordum ? Birden sağ tarafıma, o kadına baktım. Yalnız başına yemek yiyordu. Evet, o vardı, yanımdaydı fakat düşündüklerim gerçek miydi ?
    Bu düşünceler içinde diğer üç arkadaşımla birlikte güldük, eğlendik ve sonunda herkes teker teker kalkmaya başladı. Ben sade Türk kahvesi söylediğimde köşede duran gazeteyi alıp üstünkörü birkaç habere bakayım dedim, kahve gelene kadar. İlk sayfada beni çeken bir haber yoktu. Üçüncü sayfa haberleri ne kadar kötü olsa da insanların hiç yoktan sebeplerle birbirlerini öldürüp bunları hakim karşısında nasıl itiraf ettiklerini tüm soğuk kanlılığımla okuyordum. Garson birden '' Buyurun kahveniz. '' dedi. Teşekkür edip gazeteyi katladığımda karşımda bir kadın oturuyordu. Saniyenin bilmem kaç salisesinde onun yemek yerkenki göz göze geldiğimiz o kadın olduğunu anladım. Bunları düşünürken garson, ona da bir sade kahve getirdi. Kadın, gayet güzel bir ses tonuyla ve mikro mimikleriyle teşekkür etti.
    Kalbim hiç olmadığı kadar hızlı çarpıyordu. Sesi karşıya duyuluyor mu diye düşünürken kadın gayet zarif bir şekilde kahveden bir yudum aldı. Ben olanlara bir anlam vermeye çalışırken sadece kadınla bakışıyorduk. Biz sözlerle değil gözlerle konuşuyorduk. Saate bakmak aklıma gelmiyor, garsonların ve işletme sahibinin temizlik için sandalyeleri ters çevirip masanın üzerine koymaya başlamaları, saatin epey geç olduğunun farkına varmama neden oldu.
   '' Acaba '' dedim, karşımdaki güzel kadına, '' Bu saatte eve yalnız gitmenizi istemem, bırakmamın bir sakıncası var mı ? '' Tabii ki hayır. '' dedi hafifçe gülümseyerek. Sol yanında ufak bir gamzesi vardı. Elma şekerindeki şeker gibi. Elma değil de çocukların elma şekeri almalarından maksat, o şeker içindi. 
    Hesabı ödeyip, kadının paltosunu tutarken '' Teşekkür ederim, çok incesin. '' dedi. Hafifçe gülümseyip başımı aşağıya eğdim. 
   Yürürken bir pastanenin önünden geçiyorduk. Bu saatte pasta yenilir mi yenilmez mi konusuna girmeyip gecenin bu saatinde birlikte pasta yemeye var mısın demeden yanımdaki paltolu kadın, koluma girerek pastaneye girdik. Sadece bir pasta aldık, kafede iyice yemiştik çünkü.
    Kadın, ben ağzımı açmadan '' Seni ilk gördüğümde yoğun duygular hissettim ve seninle konuşmak istedim. '' dedi. Kalbim yeniden atmayı hızlandırdı. Saniyede bilmem kaç tane atıyordu bilmiyorum. Kafedeyken ona baktığımda kalbimde değişik şeyler hissetmiştim. Arkadaşlarımın yanında hislerime kulak vermemiştim demek ki. '' Ben de senden hoşlandım sanırım. '' dedim. '' Seninle göz göze geldiğimizde, çiğnediğim lokmadan değil, senin göz kırpmandan tat almıştım sanki. '' Hafifçe gülümsedi yine.
    Eylülün dokuzu gelmişti yine. Buluştuğumuz kafede yer ayırtmadan önce arkadaşları teker teker aradım. Hepsinin de son gün işleri çıkmış. Hep öyle olurdu zaten. Haftalarca bir plan yaparsın, son gün çoğu gelemezdi. Bu buluşmamızda onları birisiyle tanıştıracaktım. Ne gariptir ki, bir taraftan kaybederken diğer taraftan kazandım. Eylül ayının dokuzunda doğduğu için babası ona Eylül adını vermiş, tanıştığımız gün onun doğum günüymüş, hem de ismini doğduğu aydan alan bir kadınla tanışmıştım. O geceden sonra birbirimize iletişim adreslerimizi vermiş, her hafta buluşmaya özen gösterdik. Artık birlikte, güzel günlerin hayallerini kurmaya başladık.
   Gözüm birden, kaldırımdaki adama takıldı, bana bakıp hafifçe gülümsüyordu. Ne yapmaya çalışıyor bu adam demekle birlikte, elimdeki çatal düştü tabağımın kenarına. Şiddetli bir şekilde porselen sesi çıktı tabaktan. Garson, kapı tarafından bizim masaya gelirken sağ omzunun üstünden göz göze geldiğim kadının kapıdan çıkışını gördüm. Bütün iştahım kaçmış, hevesim kursağımda kalmış, boğulmamak için su içmeye çalışıyordum. İki saniyelik bir bakışta bile böylesine korkunç derecede hayaller kurup onu yaşamış olmak beni korkutmuştu.
   Arkadaşlarımın '' Neyin var, bir şey mi oldu, iyi misin? '' sözleri arasında, kadının kafe penceresinden yüzünü son kez gördüm ve gözden kayboldu. Garson yan masayı toplarken sandalyenin yanında bir kadın kimliği gördü. Arkadaşlarım konuşmamı beklerken benim dikkatim garsonun üzerinde ve nasıl tepki vereceğini görmekti. Kimliği yerden aldı ve hemen kadına yetişmek için koşmaya başladı. Garsonun kimliği yerden kaldırırken ön tarafında gördüğüm tek şey ise adının Eylül olduğuydu.

                                                                                                                      
Tolga Çavuşlar   
Paylaş Google Plus
    Blogger Comment
    Facebook Comment

0 yorum:

Yorum Gönder